Nisan 29, 2013

Işıkları kapattı çocuk,
Sokak lambasının perdeden sızmasına engel olamadı.
Portakal kabuklarını ateşin içine attı, yok olmalarını seyretti.
Değişen ne olurdu var olanlar hiç olmasaydı?

Aralık 28, 2012
baba olmak

Mahallenin sakinleri gülmeyi sever.
Öyle ya; güldükleri, mutlu oldukları anlar kalır fotoğraf makinalarına anı olarak.
Mahallenin sakinleri dünyanın diğer sakinlerine benzer,
Yani kimse ağlarken fotoğrafının çekilmesini sevmez mahallede.
Eşref-i mahlukat sıfatının insana mahsus oluşuna sebep olarak, yalnızca insanın düşünebilme yeteneğine sahip oluşu gösterilir hep.
Çünkü doğa düşünemez, kendisine verilen emirleri uygular.
‘Ol’ denildiğinde ‘ol’ur.
Lakin doğa gülemez de.
Karlı kış günlerinin güneşli havalara nazaran daha somurtkan bulunması, dünya sakinlerinin keyfi ile belirlenmiş bir şeydir, keyfidir.
Gülmek de düşünmek gibi insana özgüdür, insana yakışır.
Eşref-i mahlukatı diğerlerinden ayıran güzide bir özelliktir gülmek.
Gülmek ile bozar insan sakinliğini.
Cenaze törenlerinde gayri ihtiyari gülümseyen insanların bir köşeye saklanma ihtiyacı, sakinliğin bozulmaması gereken zamanların varlığından ötürüdür.
Eşref-i mahlukat sakinliğini oldukça az bozmalıdır, onu korumakla yükümlüdür bir nevi;
Hem de kocaman bir ömür boyu.
Bilinmez bir ömür kaç dakikadır, kaç metredir?
İnsan yürümeyi kaç yaşında öğrenir gerçekten?
Yürümek bozar mı sakinliği?
Tepki vermek, beğenmemek, isyan etmek?

İsyan etmek mahallenin sakinlerine göre değildir.
Genç bir adam biner arabaya; kırmızıya ve maviye boyanmış duvarlar onu izler.
‘Ne yaptım baba ben sana, ne yaptım’ der.
Baba ağlar.
Genç ağlar.

Ah etmek kolaydır,
Beddua etmek ona göre değil.
Baba olmak zordur.

Aralık 7, 2012

Bazen söylenecek her şey söylemiştir.

Bazen söylenebilecek en güzel şey söylenmiştir.

“Günlerden güz, mevsim sepya. 

Bir tüy kalemle yazılmış bekler, 

Bir hayat daha olmalı der gibi kahverengi tonlarda uykularda. 

Ah bu ne sevgi bu ne ızdırap …”

Kasım 25, 2012
Duvar

Her bir yanı duvarlarla çevrili yapılara denir ev diye.
Duvarlar belirler özel ve halka açıklık çerçevesini.

Ev dediğin tamamıyla özeldir esasen, ideal olanı da tek katlı ufak bahçeli evlerdir.
Modernlik dedikleri o naletin empoze ettiği en kötü şeylerden biri de bina, site yapılaşmasıdır bana kalırsa.
Demezler ki yer ‘yok ulan seni rahat ettirebilecek bir yer’, derler ‘yeni bir yaşam alanı.’
Beyaz atlı para babalarının halka yapacakları en büyük iyilik minimum olandır.
Tek katlı, ufak bahçeli evler idealdir her zaman, çünkü insan gürültücü bir varlıktır.
Oturma odasında otururken, salonda televizyon izlerken, mutfakta yemek yaparken, banyoda şarkı söylerken, tuvalette.
İnsanın doğasında vardır bağıra çağıra sevmek, sevişmek, haz almak.

Yaşamayı sevmek sesli bir eylem biçimidir.

Yaşamın da dört bir yanı duvarlarla kaplıdır tıpkı evler gibi.
Duvarların yetmediği yaşam boşluklarına da perdeler yetişir.
En az bilen kişi her şeyi bilmenin mümkün olduğuna inanan kişidir,
Aklın dahi duvarları vardır, sınırları, ulaşamayacağı yerleri.
Merkezde olmak yetmez bilmeye, yüksekte olmak gerek.
Lakin ne kadar yüksekte olursan ol duvarlar izin vermez görmeye.

Her bilemeyiş insana özgüdür, her göremeyiş.

Duvarların içinde yaşayan kaçınılmaz şey aşk’tır, ebediyen.

“İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur,
Tutsak, ustura ağzında yaşamaktan”

“Ben bu yüzden aşka şükrederim, o beni onarır hep,
Bir tek o ayırmıyor insanı insandan ölene dek.”

Kasım 8, 2012

İsmini anımsamadığım bir yazısında Ahmet Altan, babasının kendisine bir yazısını bitirirken diğerine başlamak üzere bir cümle bırakmayı öğütlediğini söylüyordu.
Her ne kadar cümlelerimi bir diğer yazıma başlamak amacıyla saklamıyor olsam da; ne mutlu ki bana, saklayacak cümlelere sahibim.
Çünkü saklı cümleler ya susanlara ya da yazanlara aittir.

Sarı ışıkların aydınlatmada yetersiz, iç karartmada bire bir kaldığı o sokaklarda, evler tüm sukunetleri ile dizilirler sıralı sırasız;
İçlerinde hemen sobanın yanı başına konulmuş leğenlerde yıkanan çocuklar.
Hepsinin bir sürü saklı cümleleri var, pek azı yazar, tamamı susar.
Hayalleri var, bir sonraki yazıya nasıl başlayacaklarını düşünmeyecek kadar sorumsuz veletler.

Karlı bir kış gününde donmuş bir su birikintisi üzerinde bir yudum kahve içmek.
Bencil olmayan bir sobanın yakınında boza sefası sürmek.
Hala duyabilmek o bozacının sesini, soğuk yağmurlu gecelerde.
Balık ekmek yemek Eminönü’nde.
Nargile içmek Beyazıt’ta.
Çay içmek bıkmadan.
Yollara düşmek.

Mahallenin sakinleri, sakinliklerini korumanın yolunu gerçekleştirebilecekleri hayaller kurmakta bulmuştur yani.
Sarı ışıklar dertli adamlar yetiştirir ne de olsa;
Adam gitse gidemez, dursa duramaz.

Eylül 20, 2012

Arabesk bu çocukların yaşadığı ülkenin toplar damarlarından birisidir,
Toplanan sızılar büyümeye teşne, büyümeye mecbur bu çocukların sızılarına ne çok benzer.
O sızılar; nicelerini toplayan, nicelerini anlatan.

Eylül 9, 2012

‘Gecenin ışığı vurunca cama, ve bak sen şu serencama’ demişti galiba şair.
Öyle demediyse bile çok önemli değil, ben dedim.

Herkesin elini ayağını hayattan çektiği o sınırlı saatlerde yalnızlığı kalıyor insanın yanına ve yalnızlık önemlidir, değerlidir.
En güzel şarkı, en güzel şiir yalnızlık makamında yazılandır kuşkusuz.
Sezen Aksu, Leman Sam, Nilüfer gibi saymaktan yorulacağımız binlerce sanatkar olsa olsa yalnızlığın bize hediye ettikleridir.
Yine Sezen’in dediği gibi “Öfke ile beslenen çocuklar yalnızdırlar.”
Herkesin içinde farkında olduğu ya da olmadığı bir öfke gizli olmalı.

Benim hikayem de yaratanın kendilerine isyan etmelerini yasakladığı, elinde var olana sonsuz kere şükreden, istediği şeyleri elde edememe durumuna; yani fakirliklerine içten içe öfke duyan, babalarının kazandığı helal parayla doyan, annelerinin tamahkarlığını çok anlamayan ama anladıkları ölçüsünde saygı duyan çocuklar var.

Çoğunun yolunu yalnızlık belirliyor.
Kimisi yalnızlığını bir dal sigara, bir şişe bira ile paylaşıyor; kimisi de yaratanına dönüp secde ediyor. Hepsi bu.
Bir bardak içkinin kafada oluşturduğu o tatlı uyuşukluk hissinin, iki rekat namaz kılmış insanın o uyuşuk huzurunun birbirine olan benzerliği garip bir benzerliktir aslında.
İki keyfi de tatmış bir insanın ikisinden birini tercihi ne garip bir tercihtir; bilemiyorum.
Ve ne garip değil mi, yalnızlığın tezahürünü kelimelerle oluşturmak?
Günahkar kelimelerle hayallerine günah girmemiş çocukları anlatmak?

Ve daha da garibi bu tezahürün kimi zaman bir ekranda, kimi zaman bir defter sayfasında, kimi zaman da bir parça tuvalet kağıdında kendini bulması. 

Ağustos 20, 2012
uzay

Sarı liraların çikolata olduğu zamanlar kurabiyelerin naylon poşetlerine henüz hapsedilmediği zamanlardı,

Leblebilerin toz olurken zaman içinde, geçmiş zamanlarda kaldı çocukların boyunlarından asılı cipsleri yoklayarak paketlerinin içindeki bedavaları keşfetme özgürlükleri.

3’e 2 kaleler kurulurdu mahallelere hiç ölçülmeden ve kale direği olarak 2 taş parçası görev yapardı.

O taşların sonsuzluğa doğru iki görünmez çizgi çizdiği düşünülürse, okuyacak çocukların uzay geometri ile ilk tanışmalarının futbol aşkı sayesinde gerçekleştiği iddia edilebilir.

Topun direğe çarpıp geri dönmediği kale üst direği yüksekliğinin kalecinin boyuyla doğrudan bağlantılı olduğu o senelerde, dedeler torunlarına kolonyaların her türlü cilt sorununa iyi geldiğine inandırdı,

Ki uzay da şahittir bu duruma.

Temmuz 17, 2012
civciv

Pazardan aldığımız sarı civcivler hiç büyümediler, hep yarı yolda bıraktılar bizi.
Büyümeye yeltendiklerinde ise kediler yedi onları,
Ne zaman bir sarı civciv kırmızıya dönse bir kedinin ağzında,
Biz kediye kızdık, kovaladık.
Kedi de ölü civcivi önümüze bırakıp kaçtı hep.

Margarinin yeni yeni meşhur olduğu zamanlarda ekmeğe önce margarin, ardından çokokrem sürerdi bize annemiz.
Bunun aslında lezzetli bir şey olmadığını seneler sonra anladık.

Az ağlamamıştım bir seferde en az 8 doğuran kedimizin 7 yavrusu birer birer gözümün önünde ölürken.
Bir yavru yadigar kalmıştı diğer 7’sinden,
Onu da ‘pireli’ diye götürdüler uzaklara.
Halbuki ben onu çitilemeye hazırdım, en fazla bir iki tırmık, olacaktı o kadar.

Hiç bir şey daha tehlikeli değildi bir çocuğu kasaba götürmekten,
Kasap et paketlerken dana taşaklarını göstererek ‘bu ne anne’ diye soran çocuğun sorusunu kovuşturmaya çalışan annenin telaşını görmeliydiniz. 

Temmuz 3, 2012
pür neşe

O evlerde çoğunlukla hüznün hüküm sürdüğü iddiası doğrudur, ama arta kalan zamanlarda pür neşe yaşanmışlıkların bulunduğu da yanlış değildir.
Şoparın karnı doymaya görsün, başlar oynamaya.

(Kaynak: youtube.com)